Sign up with your email address to be the first to know about new products, VIP offers, blog features & more.

Benim Hüzünlü Orospularım

Posted on 0 0

Doğrusunu söylemek gerekirse kitabı aldığımda başlığın altına gizlenmiş konuların çok farklı olduğunu düşünüyordum. Gabriel Garcia Marquez’i hayata veda haberleri ile duymuştum. 1982 Nobel Edebiyat Ödülünü almış olması kitap hakkında merakımı arttırdı. Bir solukta okuyup bitiririm düşüncesiyle başladığım kitapta, konuyu bir yere oturtmak veya toparlamak zor oldu. Olaylar bir yerde başlıyor, bir yerde son buluyor. Biraz karmaşık geldi, sonlara doğru konunun toparladığını söyleyebilirim.

Benim Hüzünlü Orospularım Kitap Konusu

Hayatı boyunca evlenmemiş ve her defasında “orospular” ile birlikte olmuş gazeteciyi anlatıyor yazar. Zengin olan anne-babasının ardından zora düştüğünde her seferinde evdeki değerli bir eşyayı satmak zorunda kalan gazeteci, yazılarında aşkı konu alıyor. 90’ıncı yaş günü için, kendisine sürekli “orospular” ayarlayan Rosa Cabarcas’ı arayarak, el değmemiş, bakire bir kız sipariş ediyor. Tıpkı onun deyimi ile “Tanrı’nın dünyaya yolladığı gibi”. Rosa Cabarcas, bu 90’ıncı yaş gününe özel kendisine henüz reşit bile olmamış bir “orospu” ayarlıyor. Ve Delgadina’ya aşık oluyor.

Bir insan 90 yaşında nasıl hisseder, neler yaşar duygularının kısmen verildiği kitap, hayatı boyuca “orospularla” vakit geçiren birinin kısmen deneyimleri aktarılıyor. “Orospulardan evlenmeye vakit bulamadım” söylemiyle kendini savunan gazeteci, “Seks, insanın aşkı bulamadığında elinde kalan bir tesellidir” sözüyle kendini teselli ediyor.

Kitabın sonunda verilmek istenen mesaj, doksan yaşında bile insanın aşık olabileceğidir. Ölüme bu kadar yakın, hayatın tam bitme noktasında karanlıklar içinden bir ışığın süzülebileceğidir. Lakin tüm kitabı değerlendirdiğimde bir insanın doksan yaşında aşık olabilme yeteneğinin hala çalışıp çalışmadığını bilmek yada öğrenmek için veyahut bunu kelimelere döküp kitap yazmak için “orospular”dan başka bir yol yok muydu?

Kitap müstehcen olmazsa bile düşüncesinin ve yazarın böylesine kirli dünyasını yazıya dökmesi, üzerine Nobel Edebiyat Ödülü alması beni kuşkulandırdı doğrusu. Aradığım hiçbir şeyi bulamamış olmanın üzüntüsü içerisindeyim. Kitap yazmak bu denli kolay, basit ve aşağılık bir konuyu içermeli miydi? Yaşanılanlar her ne kadar acımasız hayat “gerçeği” olsa bile, biri bana lütfen kitap yazım kriterlerini ve Nobel Edebiyat Ödülü kriterlerini açıklayabilir mi? Bir savunma yapılıyor mu Nobel Jurisi karşısında? Nasıl bir değerlendirmeyle veriliyor bu ödüller anlamış değilim. Yazarın dünyaca ünlü olması yaşanılanların günlük, olağan yaşantı olduğunu mu anlatıyor? Ben mi başka dünyada yaşıyorum?

Konu ve okuyucu deneyimi olarak kitap, hak ettiğinden çok daha fazla üstün tutuluyor. Yazar ve kitap seviyesinin bu denli yukarılarda olmaması gerekir diye düşünüyorum. Hiç bir kitap boş değil elbette ama, bu sıfıra yakın bir şey. Bir kaç cümlesi belki kayda değerdir. Bunlar;

  • “Bir insan öldüğünde, uzamış saçlarının içinde kuluçkaya yatan bitler yastıkların üzerinden korku içinde kaçışıp aileyi rezil edermiş.”
  • “Yaşlılığın ilk belirtisinin insanın babasına benzemeye başlaması olduğunu duymuştum.”
  • “Hazinesini nereye sakladığını unutan ihtiyar yoktur. – Cicero”
  • “Kimse aldatmasın kendini, sakın, sanmasın ki daha uzun sürecek beklediği hayat, daha önce gördüklerinden.”
  • “Kaplan karnını doyurmaya uzağa gitmez.”
  • “Yirmi yaşında aşık bir acemi kız, kırk yaşında salon orospusu, yetmiş yaşında Babil kraliçesi, yüz yaşında bir azize.”
  • “Aldırmayın, zararsız deliler olacakları önceden sezinlerler.”
  • “Şöhret çok şişman bir hanımdır, hiçbirimizle yatmaz, ama uyandığımızda hep yatağın karşısından bize bakmaktadır.”
  • “Kıskançlık gerçeklerden daha fazlasını bilir.”
  • “Dünyada tek başına ölmekten daha büyük bir felaket olamaz.”
  • “Aşık olarak düzüşme zevkini denemeden ölmeye kalkma sakın.”

Henüz yorum yapılmamış

Ne düşünüyorsun?

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir