Amerika Henüz Keşfedilmedi, İnovasyona Devam!

Son dönemlerde sıklıkla marka yaratmak, markalaşmak, marka olmak söylemlerini duymuşsunuzdur. Marka sözcüğünü duymak beni heyecanlandırmıyor değil elbet. Bir kadının ilk kez bebeğini eline alması, bir erkeğin ilk kez evlat sahibi olması gibi bir heyecan kaplıyor içimi…

Elbette bu söylemlerim Coca-Cola gibi başarılı markaları kapsamaktadır. Yoksa artık işsiz, pejmurde, güçsüz kalmış Nokia için değil elbette 🙂 Umarım Nokia da eski şaşalı günlerine geri döner.

Bir ürünün marka haline gelmesinin aşamaları ve içerisine katılan yardımcı malzemeler her zaman ilgimi çekmiştir. Kaç tutam nane? Kaç kaşık şeker eklemek gerekiyor? Kabartmalı mıyız bu unu? Nasıl başarıyorlar? Başarıyı nasıl devam ettiriyorlar? Rakiplerinden nasıl sıyrılıp, neyi farklı yapıyorlar? Zayıf yönleri nelerdir acaba? gibi kafamda deli soruların olduğunu söyleyebilirim.

Bahçeşehir Üniversitesi tarafından gerçekleşen markalama merkezi lansmanına katılmak, benim için kaçırılmayacak bir fırsattı. Heyecanla Markalamanın Vizyonerleri olan konuşmacıların sahneye çıkmasını bekliyordum. Yaşamın sırrını açıklayacaklar gibi bir his vardı içimde.

Kimler yoktu ki bu vizyonerler içinde; Prof.Dr. Tülin Erdem, Fabian Moreau, Anna Fendi, Kerim Müderrisoğlu, Yrd.Doç.Dr. Hande Birsel Engin ve daha niceleri…

Amerika henüz keşfedilmedi, inovasyona devam!

Elbette her birinin kendine has, markayı oturttuğu temel değerleri vardı. Marka nasıl olunur, nasıl değerlenir, nasıl sürdürülebilir gibi soruların cevapları her birine göre farklıydı, ama felsefe aynıydı. Farklı kulvarlarda yarışan ürünlerin farklı stratejiler izlemesi olağan bir durumdu. Sonuç ise aynı: Marka olmak!

İş dünyasında birileri hep bayrağı daha ileriye taşıyanın peşinden koşup, elinden almanın ve daha uzağa götürmenin derdinde. Nitekim verilen örneklerin gerçek hayatta var olduğunu ve başarılı markalar tarafından kullanıldığı, bu markaların nasıl başarılı olduklarına dair sırlarını ortaya koyduklarını ispatlar nitelikteydi.

Bayrağı almak ve daha yükseklere koymak elbette zor iş. Tabi bazılarında ise Amerikayı tekrar keşfetmenin anlamı yok, gidilen yol belli söylemiyle sürü psikolojisini uygulamak yeterli geliyor… nereye kadar?

Marka vizyonerlerinin neler düşündüğü benim için son derece önemliydi. Hiçbirini ayırtetmeksizin not almaya başladım. Tek bir ayrıntıyı bile kaçırmak istemedim 🙂

Konuşmaya Fabian Moreau başladı. Kendisi “Cultural Marketing” konusunda uzman. Geniş ürün yelpazesine sahip portföyleri yönetmek adına, bu ürün yelpazesi içerisinden ikonlaşmış spesifik bir ürün yaratmanın önemine değindi. Bir ürünü seçip bu ürünün güncelliğini korumak adına, sürekli yakıt takviyesi yapılması gerektiğini aktardı. Elbette burada sürekli yakıt takviyesi, pazarlama faaliyetlerinin önemli oranda bir ürün üzerinden yapılması ve bunu ürün konumundan marka konumuna taşımak gerektirdiğini, tüketicide bu markaya sahip olma isteği yaratılması gerektiğini belirtti. Aklıma hemen, hiçbir zaman ekranlardan eksik olmayan, yaz-kış, sıcak-soğuk demeden bir an bile bu yakıt takviyesinden ödün vermeyen Coca-Cola geldi. Belki de anlatmak istediği tam olarak buydu. Birden fazla ürünü bulunmasına rağmen şirketin sürekli Coca-Cola’yı ön planda tutmasının başka bir açıklaması olamazdı.

Dünyaca ünlü moda markası Fendi’nin sahibi Anna Fendi, 85 yaşına gelmiş olmasına rağmen hala çalışmaktan geri kalmıyor. Gerçekten bazı şeyleri başarmak için geç kaldık diyenlere ders niteliğinde!

Bir sözü dikkatimi çekti “Modayı gereksiz bulmak yalnızca ahmakların işi” diyerek, yaptığı işi eleştirenlere karşı kocaman bir duvar örerek, sırtını çevirerek ve duymazdan gelerek başarı basamaklarını çıkmanın, Fendi markasını yaratmanın ve dünyaca ünlü olmanın haklı gururunu yaşıyordu!

Birden fazla başlık halinde marka olmanın formülünü açıklarken, bunları; yaratıcı olmak, esnek olmak, deneyimlemek ve üretken olmak halinde sıralanıyordu. Ar-Ge’nin çok önemli olduğunu, yaratıcılıkla birlikte pazarlama faaliyetlerinde duygu teması olması gerektiğinin de altını çizdi. En önemlisi herşeyden önce yapılan işi sevmenin başarıya katkısından bahsetti. Burada işe olan tutkusunu ve tüketicilerde heyecan yaratma arzusunu hissetmemek elde değildi gerçekten.

Vizyonerlerden Prof.Dr. Tülin Erdem ise tüm alt markaları içinde barındırabilecek şemsiye bir marka yaratmanın öneminden bahsetti. Markanın bir sinyali ve hikayesinin olmasının öneminden bahsetti. Fındığı üreten biz, ama onu ürüne çevirip marka haline getiren ise Nutella diyerek, nasıl markalaştığını ve bizim de bunu, tabiri caizse nasıl bön bön seyrettiğimizi sözlerine ekledi.

Rebul Markası adına konuşan Kerim Müderrisoğlu’nun başarı anahtarının şirket kültüründen ve “ufkun ardını görebilmek”ten geçtiğini söyledi, ki burada kullandığı “ufkun ardını görebilmek” deyimi beni benden aldı dersem hiç de yalan olmaz. Çok benimsediğimi söyleyebilirim gerçekten. Herkesin göremediği, bir basamak sonrasını hayal etmek ve görebilmek müthiş bir duygu bence, aynı zamanda büyük bir başarı!

Bir ara dalmıştım ki, aklım Türkiye’nin en eski markalarından Ali Muhiddin Hacıbekir’e takıldı. Kaçıncı bayramını kutluyordu 450 miydi 500’müydü? Ne fark eder? Uzun yıllar olmuştu anlayacağınız, diğer yandan da yine Coca-Cola geldi aklıma. İkisini karşılaştırdığımızda üzülmedim desem yalan söylemiş olurum. Miami’de yada Beverly Hills’de dünyaca ünlü bir Türk Restorantının olmasını isterdim doğrusu, bir az gelir en az iki adet… 🙁

Marka olma olayını en çok uzatan, detay veren, yetmediği için kimyasal yollarla açıklamaya çalışan Yrd.Doç.Dr. Hande Birsel Engin ise listeyi olabildiğince uzun tutan isimdi. DNA yapısından, rezonans bağlanma şekillerine, atom altı parçacıklara kadar detaylı anlattığını söyleyebilirim. Hem de kimyasal terimler ile 🙂 Kimyager olmanın bir faydasını daha gördüm dersem yeridir 🙂 Tabi arada; Birlikte görülen düşlerin marka olmada büyük rol oynadığını, tüketici ile benzer olmak, ürünün özelliğinin faydaya dönüştürülmesi ve marka olma konusunda değer yaratmanın önemine değindi.

Marka olabilmek adına disiplinli olmak, katma değer yaratmak, analitik düşünmek, dürüst ve hesap verilebilir olmanın yanı sıra, takım kurma, yönlendirme ve analiz yeteneğinden bahsetti. Ayrıca zihin haritalamasına kadar marka olabilmenin özelliklerinin sıraladı. Güç kaynağı olarak veri, ilham kaynağı olarak düşleri gösterdi.

Sonuç olarak toparlarsam eğer; öncelikle tutku ve sevgi ile bir markanın doğduğunu, yaratıcılık, ar-ge ve başarılı bir organizasyon yapısı ile büyüdüğünü, deneyim ve esneklik ile koştuğunu, ufkun ardını görebilmek yani inovasyon ile yükseldiğini söyleyebilirim.

Böylesi bir organizasyon ve deneyim için Bahçeşehir Üniversitesi’ne teşekkür etmeyi borç bilirim. Duyarlılıklarına ise minnettarım. Çünkü; bir ülke markaları kadar zengindir elbette. Zenginlik başka birşey dedikleri bu olsa gerek!

Amerika henüz keşfedilmedi, inovasyona devam… 🙂

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir